E-Bülten

Sözlük

Döviz

1 $ = TL 1,00
1 € = TL 1,00
18153 Ziyaretçi

II. Rükün

Rükün..

Uyarıcılığın yapıldığı yer. Bu hâlihazırda mevcut olan, uyarıcıya araştırmaksızın görünen, ictihad olmaksızın münker olduğu bilinen münker demektir. Bu saydıklarımız dört şarttan ibarettir. Biz bu şartları inceleyelim:
1. Birinci şart yapılan işin münker olmasıdır. Münkerden gayemiz; şer'an mahzurlu bulunan demektir. Biz masiyet terimini terk edip münker terimini kullandık. Çünkü münker terimi, masiyet teriminden daha umumidir. Zira içki içen bir deliyi veya bir çocuğu gören bir kimseye o delinin veya çocuğun elindeki içkiyi dökmek ve kendisini içkiden menetmek gerekir. Böylece bir deli erkeğin, bir deli kadınla veya bir hayvanla zina ettiğini gördüğünde onu menetmesi gerekir. Bu engelleme, yapılan işin çirkin olmasından ve insanlar arasında yapılmasından ötürü değildir. Aksine bu fiili tenha bir yerde görürse, yine de menetmesi farzdır. Oysa deli bir insanın bu yaptığına günah denilmez. Zira yapanı bulunmayan bir günahın düşünülmesi mümkün değildir. Bu bakımdan 'münker' terimi 'masiyet' teriminden daha geniş ve bu şekillere daha fazla delâlet eder. Biz 'münker' teriminin kapsamına, küçük ve büyük günahların tamamını soktuk. Hatta hamamda avretini açmak, yabancı bir kadınla tek başına bir yerde bulunmak, yabancı kadınları süzmek, bütün bunlar küçük günahlardandır ve bunlar için uyarıcılık yapmak da farzdır. Küçük ve büyük günah arasındaki fark hakkında bazı yaklaşımlar vardır ve Tevbe Kitabında izah edilecektir.

2.İkinci şart hâlihazırda mevcut olmasıdır. Bu şart, içkisini bitirdikten sonra uyarılmak istenen bir kimseye karşı uyarma vazifesini yapmaktan sakınmak demektir.Zira böyle bir kimseyi uyarmak artık fertlerin vazifesi değildir.Münker de zâten işlenilmiştir. Bu şart aynı zamanda ikinci bir durumda meydana
gelecek bir münkerden dolayı uyarmaktan da kaçınmak demektir. Hâlinin karînesiyle gelecek gecede içki içeceği bilinen bir kimse gibi... Böyle bir kimse ancak va'z ve nasihatle uyarılır. Fakat bu niyetinden vazgeçerken va'z ile uyarılması da caiz değildir. Çünkü bu takdirde yapılan vaazda Müslüman hakkında sui zann söz konusudur. Kişi çoğu zaman doğru söyleyip yapmayı düşündüğü bir fiili herhangi bir sebepten dolayı yapmayabilir. Bu bakımdan bizim söylediğimiz bu inceliğe dikkat etmelidir. Şöyle ki, yabancı bir kadınla tenhada yalnız kalmak, mevcut bir günahkârlıktır. Kadın hamamının kapısında beklemek ve buna benzer hareketler de böyledir.

3.Üçüncü şart münker açıkça yapılıyor olmalıdır. Muhtesib(uyarıcı ve nasihatçi) araştırmaksızın, onu görebilmelidir.Bu bakımdan herhangi bir kimse evinde, kapısını kilitlemek sûretiyle günahını gizlerse, onun günahını öğrenmek için araştırmak caiz değildir. Allah Teâlâ böyle bir araştırmayı yasaklamıştır.Hz. Ömer ile Abdurrahman b. Avf’ın bu husustaki kıssaları meşhurdur. Biz bu kıssayı Sohbet Âdâbı bahsinde zikretmiştik.

Yine rivayet edilir ki, Hz. Ömer (r.a) bir adamın duvarına tırmandı. Adamı kötü bir durumda gördü. Adamın yaptığını tenkid etti. Bu durum karşısında adam şöyle dedi:
—Ya emir'ul mü'minîn! Eğer ben bir yönden Allah'a isyan
etmişsem, sen üç yönden Allah'a isyan etmiş bulunuyorsun!
—Onlar nelerdir?
—Allah Teâlâ 'Araştırmayınız'(Hucurât/12)buyurmuştur.Oysa sen araştırdın. Allah Teâlâ;'İyilik, evlere (cahiliyyet devrinde olduğu gibi) arkalarından (girmeniz) değildir' (Bakara/189) buyurmuştur. Oysa sen damdan içeriye baktın. Allah Teâlâ 'Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahiplerinden izin almadan ve selâm vermeden girmeyiniz'(Nûr/27) buyurmaktadır. Sen ise, selâm vermeden girdin.
Bu durum karşısında Hz. Ömer adamı cezalandırmadı. Fakat tevbe etmesini şart koştu ve bunun için de Hz. Ömer (r.a) minberde hutbe okurken sahabe ile istişare mahiyetinde 'Devlet başkanı şahidsiz olarak bir münkeri bizzat görürse tek başına ceza tatbik edebilir mi?' diye sordu. Hz. Ali 'Bu cezanın tatbiki iki adil şahide bağlıdır. Burada bir kişi yeterli olmaz' dedi.

Biz bu haberleri Sohbet Âdabı bahsinde Müslümanların hakkını beyan ederken zikretmiştik. Burada ikinci bir defa tekrara lüzum görmüyoruz.

Soru: Münkerin açık veya gizli olmasının şekli nedir?
Cevap:Kapısını arkadan kilitleyen, duvarlarla kendini örten bir kimsenin izni olmaksızın evine girip durumunu öğrenmeye ve günahını tesbit etmeye çalışmak caiz değildir. Ancak evde yapılan günah, dışarıdakilerin haberi olacak derecede açığa çıkarsa, o vakit içeriye girilebilir. Mizmar ve telli sazların dışarıdan dinlenen sesleri gibi... Bu sesler, duvarları aşacak derecede yükseldiği zaman, bu saz nağmelerini dinleyen bir kimse için, eve izinsiz girmeye ve melahi (oyun) aletlerini kırmaya yetkisi vardır.

Sarhoşların naraları, aralarında belirli olan kelimeleri konuşmaları, seslerinin çarşıdaki insanların duyabileceği şekilde yükseldiği zaman da, günah açıkça işleniyor demektir. İşte bu tarz bir açıklık, uyarıcılığı gerektiren açıklıktır. O halde, ancak duvarlardan girmekle bir ses veya koku duyuluyorsa, onun içki kokusu olma ihtimali olduğu gibi, helâl meşrubâtın kokusu olma ihtimali de varsa, onu dökmek için oraya girmek caiz değildir. Eğer halin karînesiyle 'bu adamlar içmeyi âdet edinmişlerdir' diye düşünüyorsa ve kokuyu alıyorsa, bu takdirde uyarıcılık yapmanın gerekliliği muhtemeldir ve açıkcası bu durumda uyarıcılık caizdir. İçki şişesini yeninde veya eteğinin altında sakladığı zaman veya oyun aletlerini sakladığı zaman da durum böyledir...

Bu bakımdan fâsık olduğu bilinen bir kimsenin eteğinin altında birşey bulunduğu zaman o şeyin münkerlerden olduğu özel bir alâmetle bilinmediği takdirde, onu görmek için onun elbisesini kaldırmak caiz değildir. Çünkü onun fâsıklığı mutlaka onun eteğinin altında bir şarap şişesi sakladığına delâlet etmez.

Çünkü fâsık bir kimse sirkeye ve başka meşrubatlara da muhtaçtır. Bu bakımdan gizlenmiştir diye 'şaraptır, eğer helâl bir meşrubat olsaydı gizlemezdi' şeklinde bir delil getirmek caiz değildir. Zira gizlemenin sebepleri oldukça çoktur. Eğer koku geliyorsa, bu takdirde düşünmek gerekir. Açık fetvaya göre, bu takdirde uyarıcılık vazifesini yapabilir. Çünkü koku, zannı ifade eden bir alâmettir. Zann ise, bu durumlarda ilim gibidir. Eğer kendisini örten elbise inceyse, ud aleti böyle bir durumda çoğu zaman şekliyle bilinir. Bu bakımdan şeklin işareti, koku ve sesin işareti gibidir. İşaretle bilinen birşey ise, gizlenmemiş sayılır. Hatta açık kabul edilir. Oysa Allah Teâlâ bize 'Allah'ın gizlediğini gizlememizi', kötü tarafını gösterene karşı da uyarıcılık yapmamızı emrediyor. Kötü tarafının gösterilmesinin birçok dereceleri vardır. Bazen kulak, bazen koku, bazen görme, bazen de dokunma duyusuyla bilinirler. Biz bilmeyi sadece 'göz' duyusuna tahsis etmiyoruz. Aksine burada gaye 'ilim'dir. Gözün haricinde kalan diğer duyular da, göz gibi, ilim ifade eder. Bu bakımdan ancak elbisenin altında saklı bulunanın içki olduğu bilindiği takdirde kırılması caiz olur. Uyarıcı, elbisesi altında birşey saklayan kimseye 'Onu bana göster, ne olduğunu bileyim' demeye yetkili değildir. Çünkü bu casusluk demektir. Casusluğun mânâsı ise saklanan şeyi bildiren emare ve alâmetleri istemek demektir. Bu bakımdan saklanan şeyi bilmeyi sağlayan emare olur ve bilgiyi gerektirirse, istediğine göre hareket etmek caiz olur. Fakat emare ve alâmet istemeye ruhsat verilmemiştir.

4.Dördüncü şart, ictihadsız münker olduğunun belli olmasıdır. Bu bakımdan ictihada bağlı durumlarda uyarıcılık yapılamaz. O halde Hanefi mezhebinden olan bir kimse 'Dub' (keler) 'Deb' (Sırtlan) denilen hayvanların etini veya besmelesiz kesilen hayvanın etini yiyen bir Şafiîye 'sen neden bunları yiyorsun, bunlar haramdır' diye uyarıcılık yapamaz. (Zira bunlar Şâfiîlere göre helâldir).

Şafiî olan bir kimse için de sarhoş etmeyen 'nebiz'i içen bir Hanefî'ye çıkışması ve uzak akrabaların mirasını yemesi, şufa hakkıyla aldığı bir evde oturması ve bunlara benzer ictihad konusu olan şeyler yaptı diye çıkışma yetkisi yoktur.
Evet eğer Şâfiî bir kimse, kendisi gibi Şâfiî olan bir kimsenin nebiz içtiğini görürse veya velisiz bir kadını nikah ettiğini ve bu nikahla cima'da bulunduğunu görürse, burada uyarıcılık yapar mı, yapmaz mı diye düşünülmüştür. Fakat en açık fetvaya göre burada uyarıcılık yapmak ve bu fiili reddetmek yetkisine sahiptir. Zira ilim tahsil edenlerden hiçbiri 'müctehid için başkasının ictihadına göre amel etmek caizdir' dememiştir ve yine 'Taklid etmek için bir şahsı seçmiş ve o şahsın bütün âlimlerden daha üstün olduğunu kabul etmiş bir mukallid için, o şahsın mezhebini bırakıp başkasının mezhebine yapışma yetkisi vardır' da dememişlerdir. Böyle bir mukallid 'mezhebleri kritik edip onların içinden hoşuna gideni alabilir' diyen de mevcut değildir. Aksine her mukallid için, bütün tafsilatta taklid ettiği imama tâbi olmak gerekir. Hal bu iken, taklid ettiği imama muhalefet etmesi tahsil erbabı arasında ittifakla münker bir harekettir. Bu çirkini yaptığından dolayı âsi kabul edilmiştir. Bundan daha girift bir mesele doğar.

Hanefî olan bir kimse için, velisi bulunmayan bir kadınla evlenen bir Şâfiî'ye itiraz etme selahiyeti vardır. 'Senin bu yaptığın esasında haktır. Fakat senin için hak değildir. Çünkü Şâfiî mezhebinin doğruluğuna inanmanla beraber böyle yapman senin bu fiilini iptal eder. Senin için doğru olan bir mezhebe muhalefet etmen senin için günahtır. Her ne kadar bu yaptığın Allah nezdinde sevap ise de...'

Şâfiî bir kimsenin, kendisiyle beraber 'dub' (keler) denilen hayvanın etini yemeye, besmelesiz kesilen ve benzeri hayvanların etini yemeye katılmak isteyen Hanefî mezhebinden olan bir kimseye böyle itiraz etmeye hakkı vardır: 'Sen Şâfiî mezhebi, Hanefî mezhebinden daha kuvvetli ve ona tâbi olman daha evladır şeklinde inanmalısın, sonra benimle beraber bu etten yemeye katılmalısın veya böyle inanmadığın takdirde bu eti yeme. Çünkü senin inancına göre bu et haramdır'.

Sonra bu durum duyularla hissedilen başka bir işe kayar. Mesela sağır bir kimse zina maksadıyla bir kadınla cinsî ilişki kurar. Uyarıcı da bilir ki, bu kadın, bu sağır daha küçükken, babası tarafından sağıra nikahı kabul edilen bir kadındır. Fakat sağır bunu bilmez ve sağırlığından dolayı bunu kendisine tarif etmekten de acizdir veya sağır uyarıcının dilini anlamamaktadır. O halde sağır, bu kadının yabancı olduğuna inanmakla beraber, onunla cinsi ilişki kurduğundan dolayı günahkâr olur ve ahirette bunun cezasını çeker. Bu bakımdan uyarıcının onu böyle yapmaktan menetmesi uygundur. Oysa esasında kadın, sağırın zevcesidir. Bu durumun Allah'ın indinde helâl olması bakımından yasaklanması hakikatten uzak görünüyor. Fakat sağırın yanlışlığı ve cehaletinden ötürü kendisine haram olduğu için buradaki uyarıcılık hakikate yakındır.

Şüphe yoktur ki kişi, hanımını boşamayı meselâ uyarıcının kalbinde bulunan bir niteliğe bağlarsa, mesela onun isteğine veya öfkesine veya başka bir sıfatına bağlarsa ve o sıfat da uyarıcının kalbinde meydana gelmişse, fakat buna rağmen uyarıcı bir türlü bunu ne kadına ne de kocasına söylememişse de, hakikatte bu talak vaki olmuştur. Bu duruma göre, bu kocanın hanımıyla cinsî ilişki kurduğunu gördüğü zaman mâni olması gerekir. Yani diliyle mâni olmalıdır. Çünkü bu fiil zinadır. Ancak zina eden kişi bunu bilmemektedir. Uyarıcı ise bilmektedir ki, kocası bu kadını üç talakla boşamıştır. Fakat eşlerin burada uyarıcının nefsindeki sıfatın varlığını bilmediklerinden dolayı günahkâr olmadıkları, bu münker fiili münker olmaktan çıkarmaz. Bu bilgisizlik, deli bir kimsenin zinasına müsamaha etmesini gerektirmez ve uyarıcı bakımından mazeret değildir. Çünkü biz daha önce 'deliyi zinadan menetmesi gerekir' demiştik. Mademi ki sadece Allah katında münker, yapan nezdinde münker olmayan ve cahillik özründen dolayı yapanın günahkâr olması da sözkonusu olmayan birşeyi menediyorsa, bunu da menetmelidir. Bunun aksi olarak şöyle demek lâzım gelir: Allah nezdinde münker olmayan, ancak yapanın cehaletinden dolayı yapanın nezdinde münker görüleni menedemez. Böyle hüküm vermek de en açık fetvadır. İlim Allah'ın nezdindedir.
Bundan şu sonuç çıkar: Hanefî mezhebinde olan bir kimse, velisiz nikah hususunda, Şafiî mezhebinde olan bir kimseye itiraz edemez. Ancak Şafiî mezhebinden olan bir kimse bu hususta aynı mezhebin sâliklerinden birine itiraz edebilir. Çünkü uyaran ve uyarılanın ittifakıyla itiraz noktası münkerdir. Bu meseleler fıkhın ince meseleleridir. Burada ihtimaller çarpışmaktadır. Biz ancak halen bizim nezdimizde daha kuvvetli görünen bir şekilde fetva verdik. Biz kesinlikle 'bizim zıddımıza fetva verip öteki tarafı tercih edenin yanıldığına' hükmediyoruz.

Eğer bize muhalefet eden kişi 'uyarıcılık kesin olan bir şeyde yapılır' kanaatinde ise (ki bu kanaatte olan birçok kimse vardır ve demişlerdir ki, ancak içkide, domuz etinde''ve kesinlikle haram olduğu belli olan şeylerde uyarıcılık vardır) bizim nezdimizde en doğru olan şudur: İctihad müctehid hakkında tesir eder. Zira müctehidin, kıble hakkında ictihad edip herhangi bir cihette kıblenin kendisine göründüğünü zannî delillerle itiraf etmesi, sonra tam onun tersine yüzünü çevirmesi gayet uzak bir ihtimaldir. Başkası kıble kişinin ictihadıyla sabit olan cihette değil, ters yöndedir diye ictihad ettiği için, sırtını kendi ictihadıyla sabit olan tarafa çevirebilir demek uzak bir ihtimaldir.

'Her mukallide mezheblerden istediğini seçme yetkisi vardır ve caizdir' görüşünde olan bir kimsenin fikri pek şayanı itimat bir fikir değildir. Hiç kimsenin böyle bir fikre kayması asla sıhhatli değildir. Bu bakımdan bu sabit olmayan bir mezhebdir. Eğer sabit olsa da ona güvenilmez ve ilim ehli nezdinde itibar edilmez.

Soru: Hanefî mezhebinde olan bir kimse velisiz nikahı hak gördüğü için ona itiraz edilmediği zaman, Mutezîli olan bir kimseye de 'Allah görülmez, hayır Allah'tandır, şer Allah'tan değildir. Allah'ın kelâmı mahluktur' sözlerinden dolayı da itiraz etmemek gerekir ve yine Hanefî(27) mezhebinden olan bir kimsenin 'Allah cisimdir' ve 'O'nun sûreti vardır', 'Allah arş üzerinde istikrar bulmuştur' demesine de itiraz etmemelidir. Hatta felsefecinin 'Cesedler dirilmeyecektir. Sadece ruhlar haşrolunacaktır' demesine de itiraz etmek uygun olmaz. Çünkü bu kimselerin ictihadları da böyledir ve aynı zamanda söylediklerinin hakîkat olduğunu zannetmektedirler. Eğer sen 'Bunların mezhebinin bâtıl olduğu gün gibi aşikârdır' dersen, o halde sahih hadîsin nassına muhalefet edenin mezhebinin de bâtıl olduğu açıktır. Nasıl ki nassların zahirleriyle Allah Teâlâ'nın görülmesi sabit olmuşsa ve Mutezîle de bunu te'vil etmek sûretiyle inkâr ediyorsa, öylece nassların zahirlerine Hanefî mezhebinde olanların muhalefet ettikleri bazı meseleler de sabit olmuştur; velisiz nikah meselesi, şufa meselesi ve bunlara benzer meseleler gibi...
Cevap: Meseleler, önce hakkında 'Her müctehid isabet etmiştir' denen kısıma ayrılır. Bu bölüm helâl ve haram hakkındaki fiillerin hükümleridir ve burada ictihad edenlere itiraz edilemez. Zira onların 'yanıldıkları' kesin olarak değil, aksine 'zann'la bilinmektedir. Bir de meseleler, Allah'ın görülmesi, kader, Allah kelâmının kadim olması, Allah'tan sûret ve cismiyyeti nefyetmek, Allah Teâlâ'nın arş üzerinde istikrarı gibi ancak bir kişinin isabet ettiği tasavvur edilen kısma bölünmektedir.

İşte bu ikinci bölüm, yanılanın yanıldığının kesinlikle bilindiği bir kısımdır. Katıksız cehaletten ibaret olan yanılmasının herhangi bir çıkış tarafı ve te'vili yoktur. Bu bakımdan bütün bid'atların kapılarının kapatılması gerekir. Bid'atçıların bid'atlarını yüzlerine velev ki bid'atlarının hak olduğuna inansalar dahi çarpmalıdır. Nitekim yahudi ve hristiyanların kusurlarının yüzlerine çarpıldığı gibi.. Her ne kadar bu iki zümre, küfürlerinin hak olduğuna inanıyorlarsa da, bunların yanıldıkları kesinlikle bilinmektedir. Ama ictihad yapılacak yerlerdeki yanılma böyle değildir.

İtiraz: Madem ki Kaderinin 'Şer Allah'tan değildir' sözüne itiraz ettin, Kaderi de senin 'Şer Allah'tandır' sözüne itiraz eder. Böylece senin 'Allah görülür' sözüne de itiraz edebilir ve diğer meseleler de böyledir. Çünkü bid'atçı, kendi kanaatine göre kendisini haklı görmekte, hak sahibi de bid'atçının nazarında bid'atçı görünmektedir ve her biri haklı olduğunu ve bid'atçı olmadığını savunmaktadır. O halde uyarıcılık vazifesi nasıl tamam olabilir?
Cevap: Bu itiraz için biz deriz ki, o bid'atın başgösterdiği memlekete bakılır. Eğer o memlekette o bid'at tanınmıyor ve halkın tamamı sünnet üzere ise sultandan izin almaksızın bid'atçıyı uyarma yetkisi kendilerinde vardır. Eğer o memleketin halkı 'bid'atçılar' ve 'eh'li sünnet' diye iki kısma ayrılıyorsa, bid'atçılara itiraz etmekle, dövüşmekle ve karşılıklı tartışmakla fitnenin tahrik edilmesi sözkonusu ise, fertlere (her mezhebe göre) orada uyarıcılık yetkisi ancak sultanın izni ile sabit olur. Bu bakımdan sultan doğru görüşü seçtiğinde ve ona yardım ettiğinde ve bir kimseye uyarıcı olarak bid'atları engellemeye izin verdiğinde bu uyarıcı bu vazifeyi yürütebilir. Fakat onun dışında kalanlar uyarıcılık vazifesini yapamazlar. Çünkü sultanın emriyle olan birşeye karşı çıkılmaz. Ama fertler kendi başlarına birşeyler yaparlarsa ona karşılık verilir.

Kısaca bid'atlar hakkındaki uyarıcılık her münker hakkındaki uyarıcılıktan daha önemlidir. Fakat burada bizim zikrettiğimiz tafsilatın gözetilmesi uygundur ki, bu hususta iş karşılıklı olup meseleyi fitnenin tahrikine götürmesin. Eğer sultan mutlak şekilde ve herkese 'Kur'an mahluktur' diyeni veya 'Allah görülmez' veyahut 'Allah (haşa) Arş'a temas etmek sûretiyle Arşın üzerine oturmuştur' diyeni veya 'başka bid'atları men ediniz' şeklinde izin verirse o zaman fertler bunu menetmeye mükellef kılınmış olurlar ve sultanın izni olduğu için, menetmeleri bir tepki de görmez. Ancak sultanın izni olmadığı zaman uyarmalarına karşılık verilir.

27)Hadîslerin zahirine dayanan, tecsime kâil olan; Allah'a beşerî âzâlar isnad eden sapık bir gruptur.